Ramazan ayı; manevî bir yenilenme ve ruhsal arınma dönemi olarak bizlere sabrı, şükrü, yardımlaşmayı ve takvayı öğretir. Ancak bu ayın sona ermesiyle birlikte elde ettiğimiz manevî kazanımları korumak ve Ramazan’dan sonra da bu bilinçle yaşamaya devam etmek büyük bir önem taşır. Çünkü Ramazan, bir ay ile sınırlı kalmamalı, bireysel ve toplumsal hayatımıza uzun vadeli etkiler bırakmalıdır.

Ramazan’da kazandığımız en önemli alışkanlıklardan biri ibadet disiplinidir. Sahura kalkmak, iftar saatine kadar sabırla beklemek, teravih namazları ve Kur’an tilavetine zaman ayırmak gibi ibadetlerle günlük yaşantımıza düzen getiririz. Ramazan’dan sonra da bu ibadet disiplinini sürdürmek, maneviyatımızı canlı tutmaya yardımcı olacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Allah’a en sevimli amel, az da olsa devamlı olanıdır” (Müslim, Müsâfirîn, 216) buyurarak istikrarlı bir ibadet hayatının önemine dikkat çekmiştir.

Oruç ibadeti, bizlere sabır, şükür ve nefis terbiyesini öğretir. Ramazan boyunca nefsimize hâkim olup yeme-içmeden uzak durarak disiplinli bir hayat sürmeye alışırız. Ramazan’dan sonra da bu bilinçle hareket etmek, şaşırması kolay olan nefsimizi kontrol altında tutmaya devam etmemizi sağlayacaktır. Haftada veya ayda belli günlerde nafile oruç tutarak bu disiplini sürdürebiliriz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Kim Ramazan orucunu tutar ve buna şevval ayından altı gün daha eklerse, bütün yıl oruç tutmuş gibi olur” (Müslim, Sıyâm, 204) buyurarak, bu alışkanlığı devam ettirmenin faziletini vurgulamıştır.

Ramazan, aynı zamanda yardımlaşma ve dayanışmanın zirveye ulaştığı bir aydır. Bu ayda fitre, zekât ve sadaka verme alışkanlığı kazanır, yoksulların halini daha iyi anlarız. Ancak bu duyarlılığı sadece Ramazan ile sınırlı tutmamak gerekir. Yoksullar, yetimler ve muhtaçlar yıl boyunca yardıma muhtaçtır. Bu nedenle Ramazan’dan sonra da yardımlaşma ve infak ruhunu canlı tutarak toplumsal dayanışmayı devam ettirmek gerekir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” (Hâkim, Müstedrek, 4/183) hadisi, bu bilincin sadece bir ayla sınırlı kalmaması gerektiğini hatırlatır.

Ramazan ayında kötü alışkanlıkları terk eder, dilimizi güzel sözlerle süsler, güzel ahlaka daha fazla önem veririz. Ancak bu ahlaki olgunluğu sadece Ramazan’a mahsus bir durum olarak görmeyip, hayatımızın her anına yaymaya çalışmalıyız. Oruç sadece midemizi değil; gözümüzü, kulağımızı, dilimizi ve kalbimizi de haramlardan korumayı öğretir. “Oruç bir kalkandır” (Buhari, Savm, 2) buyruğuyla Peygamberimiz, bu ibadetin sadece yemekten uzak durmak olmadığını, insanın nefsine ve sonsuz isteklerine karşı bir koruma kalkanı olduğunu bizlere bildirmiştir. Bu şuuru Ramazan sonrasında da devam ettirmek, maneviyatımızı güçlendirecektir.

Ramazan’dan sonra kazanımlarımızı koruyabilmenin en önemli yolu, istikrarlı bir ibadet ve ahlak hayatı sürdürmektir. Gündelik hayatımıza Ramazan’daki şuuru taşırsak, Ramazan bizim için bir mevsimlik değil, bütün bir ömre yayılan bir bereket olur. Bu kazanımları ailemize, çocuklarımıza ve topluma da yayarak Ramazan’ın feyzini bütün bir yıla taşıyabiliriz. Böylece Ramazan, sadece bir ayın değil, bir ömrün ruhunu şekillendiren bir iklim haline gelir. 

Unutmayalım ki; Ramazan ayının ardından gelen bayram bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu başlangıcın verdiği şuur ve bilinçle, yılın her anını bereket ve maneviyatla doldurmalıyız. Allah bizleri, Ramazan’ın bereketini hayatın her alanına yansıtabilecek şuurlu kullarından eylesin...

Dr. Tuba Kevser ŞAHİN

                                                                                                           Vaiz