Bir Ramazan Bayramı’nı daha geride bırakıyoruz. Bugün bayramın son günü… Bayramın gelişiyle içimizde bir heyecan dalgası kabarsa da, eski bayramların sıcacık havasını, içimizi ısıtan coşkusunu bulmak giderek zorlaşıyor. Çocukluğumuzun bayramları adeta bir masal gibi hatıralarımızda saklı. O günlerin şeker tadında anıları hâlâ içimizde capcanlı duruyor. Günler hızla akıp giderken, bayramların eski neşesi ve sıcaklığı üzerine düşünmeden edemiyor insan. Sizi bilmem ama gönlümde, “Nerede o eski bayramlar?” diye içli bir esinti esmedi değil.
Zaman tünelinde geriye gidip çocukluk veya gençlik yıllarımızın bayram sabahlarını hatırlıyor musunuz? Gün doğmadan uyanılır, en güzel kıyafetler özenle giyilir, anneler mis gibi kokan baklavaları, dolmaları, sarmaları hazırlardı. Bayram namazından dönen büyüklerin yüzünde huzur olurdu. Kapılar ardına kadar açık, evler bayram misafirleriyle dolup taşardı. Çocuklar, ellerinde mendillere sarılmış bayram harçlıklarıyla sokaklarda neşeyle koştururken, büyükler sedirlere oturup eski bayramları anlatırdı. Hele annemin elimden tutup Dörtkonak Köyü'nde, Sallahlı Mahallesi'nde dede ve ninemle bayramlaşmaya gittiğimiz günler… Gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor.
Şimdi daha iyi anlıyorum… O günler, bayramın sadece bir tatil olmadığını; bir ruh, bir birlik, bir dayanışma, bir kavuşma zamanı olduğunu bize öğretmişti.
Bugün o bayramların izini sürmek zor… Artık bayramlar sadece bir tatil fırsatı gibi görülüyor. Bayram sabahlarında evlerimiz eskisi kadar şenlenmiyor. Ancak bu bayram bizim için farklıydı. İlk kez torun sevgisiyle çifte bayram sevinci yaşadık hanemizde.
Ama asıl anlatmak istediğim şu: Çocukların şeker toplamak için kapı kapı gezdiği zamanlar, yerini sessiz apartman koridorlarına bıraktı. Köylerde, mahallelerde herkesin birbirine misafir olduğu o günlerden, yan dairede oturan komşunun bile kapısını çalmaktan çekindiğimiz günlere geldik.
Oysa bayramın anlamı, birbirimize bayram yaşatmakla ortaya çıkar. Bayramın ne olduğunu, ne için var olduğunu unuttukça, inanıyorum ki içi boşalmış birkaç tatil gününe dönüşüyor. O eski bayramları bu kadar özlüyorsak, belki de oturup kendimize şu soruyu sormalıyız:
"Bu bayramda kime bir bayram yaşattım?"
Çünkü bayram, birinin gönlüne dokunduğumuzda, yüzlerde bir tebessüm oluşturduğumuzda bayramdır.
Bir yetimin başını okşadık mı? Bir büyüğün elini öptük mü? Küs olduğumuz biriyle barıştık mı? Bir öğrencinin derdine derman olabildik mi? Bayram, ancak paylaştıkça bayram olur. Bir telefonla, bir ziyaretle, içten bir tebessümle bile olsa birinin yüreğine dokunabiliyorsak, işte o zaman bayramı hakkıyla yaşamışız demektir.
Bayramları kaybetmiyoruz aslında… Biz bayramları yaşatmayı bırakıyoruz. Eğer eski bayramları geri istiyorsak, bizden öncekilerin o bayramları nasıl yaşattığını hatırlamalı ve bayramı gerçekten bayram gibi kutlamalıyız. Çünkü bayram eskimez, sadece gönüller unutursa anlamını yitirir.
Eski bayramları özlüyoruz, evet… Ama bayramları güzel kılan, insanların içindeki sevgiydi. Eğer bu sevgiyi kaybedersek, hiçbir bayram eski bayramlar gibi olmayacak. O yüzden bugün, bir telefon açarak, bir ziyaret gerçekleştirerek, bir yetimin başını okşayarak, bir büyüğün elini öperek, bir komşunun kapısını çalarak bu bayramı gerçek bir bayrama çevirebiliriz.
Unutmayalım ki bayram eskimez, gönüller unutur… Gönülleri bayram yerine çevirenler, en güzel bayramı yaşar.
Öyleyse geçmişe sadece özlemle bakmak yerine, "Bugün birine bayram yaşatmak için ne yaptım?" diye düşünelim. Ve belki de bu bayram, eski bayramların ruhunu biraz olsun geri getirelim.
Gönüllerin bayram olduğu nice bayramlara…