Eskişehir, Malıç'ta bir köy evinin 1. katı... Hayatıma açılan ilk pencere... Doğduğum, ilk nefesi aldığım ev...

'HAYAT' dediğimiz avlunun göründüğü pencerenin önü...

Mürdüm erik ağaçlarını, Şevket emmimin evini, Fatma ebemin hanesini, koyunları, kuzu seslerini, tavukları, kaz, ördek, kedi köpekleri izlediğim, güvercileri yemlediğim ilk seyir terasım...

Yaz-kış uyuduğum, kışın doğan kuzuların anam-bubam tarafından yanımıza, sobanın yanına yatırıldığı o küçük oda, o pencere...

Tahta sedirin üzerine çıkıp ders çalıştığım, kar, yağmur, dol yağışını izlediğim, güneşin geçerken el salladığı o pencere...

Çocukluğumuzda milyonlarca anı biriktirdiğimiz, büyürken, gençlik çağlarında oturmaktan çok keyif aldığım, gün geldi hüzünlü duygularla dolup taştığım ilk yer...

Bu pencerenin ardından dünyayı izlemek, ana-buba varlığını ardında dağ bilerek bakmak-görmek duygusu tarif edilemezmiş, onu anladım...

Ana-buba göçünce, öksüz-yetim kalınca, göbek bağı yeni kesilmişcesine boşlukta kalıyor insan... Kapı, duvar olunca anlıyor insan büyüdüğünü... Hiçbir anahtar açmıyor annenin açtığı kapıyı...

Annemsiz hanemizi görmemek için hep kaçtım yakalanacağımı bilerek... Gittiğimde göremediğimde kardeşlerimin, ağabeyimin, ablalarımın yanında diye avuttum, gerçekliği bilerek... Saatler, günler, aylar geçti, bahar geldi, annem gelmedi...

 

Kabul etmek istemesem de annem öldü, kısaca yok artık... Annemi bir daha asla göremeyecek olmak ne demek anlatmak tarifsiz...

'Annen yok, kimsen yok' cümlesinin gerçekliğini yaşayarak anlıyor insan... Annen gitti mi duruyor dünyan... Anne yazmak dünyadaki tüm mürekkepleri, tüm kağıtları bitirir de hislerini anlatmaya yetmez:(

Bubasız 60 bayram zordu...

Anasız ilk bayram vallahi çok daha zormuş,

Anam ocağımızdaki ateş, otağımıza 'Tör'müş, ardımızdaki dağmış,

El öpmeye eve değil de, mezarlığa gidince anlıyorsun bayramın sana gelmediğini...